2006’ya veda edip yeni bir yıla merhaba dediğimiz ilk pazar
sabahında yine yollardayız. Eceköy-Meryemana- Efes parkurunu
yürümek için Söke’den ve Ada’dan toplam 48 mazoşist Çamlık’ta
bir kahvede buluştuğumuzda, çay kaşıklarının şıkırtısına yeni
yıl ve geçmiş bayram kutlamaları karışıyor. Açık mavi gökte
güneş, elde sıcacık çay bardakları, havada dostluk kokusu var.
Herkesin birbirine söyleyebileceği 3-5 kelimesi olması ne
güzel. Paylaşılan kahvaltılıklarda lezzet daha bir farklı
sanki, neşeli bir sabah benim için. Bugün rehberlik görevi
Vahap arkadaşın, gidiyoruz nidasıyla toparlanıp kısa bir süre
sonra parkur başlangıcına varıyoruz.
Sabah saatlerinde dağın bu yüzü oldukça soğuk, rüzgar bıçak
gibi kesiyor ama ne gam. Mazoşist dedik bir kere. Sen kalk
pazar sabahı, kar kış deme vur kendini dağlara. Bir yandan
üşü, bir yandan terle. Biraz sonra hepimiz üzerimizdekileri
çıkaracağız bu tecrübeyle sabit. Grubun artçıları Muhsin Bey
ve Bahar Hanım. Sevgili Bahar, kadın yürüyüşçülerin en
fedakarı. Kaçtır artçı oluyor ama hiç şikayet etmiyor, üstelik
kimseyi kırmadan ve zorlamadan görevi başarıyla tamamlıyor.
Son yağmurlar toprağın yüzünü güldürmeye yeterli değilse de
susuzluğunu gidermiş. Nemli toprak üzerinde, tozundan,
bozundan arınmış doğanın içindeyiz. Sol yanımız çam ormanı,
sağ yanımız Selçuk ovası. Yukarıda çok yukarıdayız. Meyve
bahçelerini ve Selçuk’u kuşbakışı izleyerek yürüyoruz.
Stabilize yolda hele yokuş değilse sohbet etmenin ve manzara
izlemenin keyfini çıkarırsınız, yol sarpa sarınca önümüze
bakmaktan, yerdeki basılacak taşları kollamaktan, dengeyi
korumaya çalışmaktan manzara görmeye vakit kalmaz.
Bir dere yatağına sapıp yolu kestiriyor rehberimiz. Biraz
hareket zamanı, efor gerektiren dik bir çıkış. Taze çam
fidanları, kekikler, yalancı bahara kanmış kır birkaç çiçeği
arasından tepeye ulaştığımızda nefes nefese kaldık. Yangının
yalayıp geçtiği bir tepede kısa bir mola verip, arkada
kalanlar gelince hareket ediyoruz. Rotamız Meryemana, yol
boyunca Ersin Meryemana efsaneleri anlatıyor. Bir ara sohbet
dinler, mezhepler üzerine kayıyor, farklı görüşler var, herkes
birbirini saygıyla dinliyor. Meryemana girişinde jandarma
ekibiyle karşılaşıyoruz.
Ormana girmek yasak, burası sit alanı
diyerek biraz sıkıştırsalar da arkadaşlar işi tatlıya
bağlıyor. Kiliseyi ziyaret edenler, dilek dileyenler, dinlenip
çay içenler, etrafı izleyenler grup yarım saat kadar özgür
takılıyor.
Yarım saatlik serbest zaman çabuk geçiyor, sayıyı alıp kısa
bir asfalt cefasından sonra ormanın içine girdik. Bir süre
sonra farklı bir tablo ile karşılaşıyoruz. Etrafımızda
kararmış ağaç kökleri, alazlanmış dallar, çürük toprak,
ufalanmış taşlar. Neşeli cıvıltıların yerini sessizlik ve
hüzün alıyor. İleride kesim alanında istiflenmiş tomruklar
yangının izlerini taşıyor, temizlik yapılan alanda yağmurun
etkisiyle yumuşayan toprak onu koruyacak köklerden yoksun her
an kaymaya hazır. Hemen dikim yapılsa bile, karşı yamaçlarda
güneşle dans eden çam ağaçlarının zümrütsü pırıltısına
yetişmesi en az 20-25 yıl ister.
Yeşilin kutsallığına kara gölge düştü bu dağlarda, 20 Ağustos
2006 günü. Bülbül dağı ateşe ve rüzgara yenik düştü. Günlerce
süren yangın 300 hektar çam ormanını, 100 hektar tarım
arazisini yuttu.
Çıplak yamaçtan aşağı sarkıp yeniden ağaçların arasına
giriyoruz, karnımız açıktı. Güneşi bolca olan çayır, çimen bir
düzlükte yemek molası için duruyoruz. Herkes çıkınını açıp
nevalesi döküyor ortaya. Bir iştah, bir mutluluk. Nilgün’ün
kuru biber kızartması sofranın en revaçta yemeği. Her lokmada
eline sağlık sözcükleri ile daha güzelleşiyor sofra, tuzlusu,
tatlısı, meyvesi, çayı keyifler keyif hasılı. Gidiyoruz
komutuyla toplanıp yola revan oluyoruz.
Yemek sonrası sırt çantaları hafifledi, neye yarar bu kez
midelerde ağırlık. Yokuş çıkmak zor olsa da çare yok bu yol
yürünecek.
Efes şehir surları göründü. Büyük bölümü yıkık durumda olan
surların üzerinden devam edecek yürüyüş. Manzara harika,
ufukta deniz mi gök mü ayırt edemediğimiz mavilik, bir yanda
Gebekirse ve Barutçu gölleriyle Küçük Menderes deltası,
altımızda Efes antik kenti, hemen geride Selçuk ve uzaklarda
Bozdağ’ın karlı zirvesi. Efes Şehri’nin surları boyunca
oldukça taşlık ve dar bir alanda atlaya zıplaya, düşmemek tüm
dikkatimiz ayaklarımızda ilerleyip şehri en iyi gören bir
alanda duruyoruz. Dağın kuzeyinde kalan Efes panoromik bir
açıyla sereserpe önümüzde. Grubumuzda mesleği turist
rehberliği olan arkadaşlarımızdan Ergül ve Ersin’de söz şimdi.
Anlatılanlara olan merak, antik kente dönük yüzlerimizde kuzey
cephesine vuran keskin soğuğun acısından ağır basıyor. Önce
Ergül’ün bilgi temelli doyurucu açıklamaları, ardından
Ersin’in destansı anlatımı ile ilk kez Efes hakkında bu kadar
detaylı bilgiye sahip oluyoruz. Bir bilenle yol arkadaşlığı
etmek ne büyük zenginlik.
Doğayı, tarihi, insanı, kısaca
yaşamı okumayı bilen dostlara selam olsun.
Vaktin nasıl geçtiğini anlamadık ama terimiz soğudu üşümeye
başladık. Yolumuz kah surların üzerinde kah patikalarda devam
ederken bu kez sohbet görecelilik üzerine. Ergül, “yıllardır
Efes rehberliği yaparım, Efes’i bütün olarak görmenin bambaşka
bir duygu olduğunu hissettim, bir şeyi kavramanın en mükemmel
yolu onu bütün olarak görmebilmek.” dedi. Bunun üzerine insan,
zaman, yanılsama üzerine süren sohbetle zaman akıp gitti.
Karşımızda Kuşadası-Selçuk yolu göründüğünde bir yürüyüşü daha
hoş anılarla ve tatlı yorgunlukla bitirmek üzere olduğumuzu
fark ettik. Enginar tarlaları arasından geçip, minibüslerin
bizi beklediği noktaya vardığımızda, onca yorgunluğa rağmen
konuşacaklarımız bitmemiş gün bize yetmemişti.
Ferah TOP
10/01/2007/SÖKE |